16. Nahl Sûresi

, , No Comments

16. Nahl Sûresi

Mekke döneminde nâzil olmuştur. 128 âyettir. Nahl, “bal arısı” demektir. 68. âyetteRabbin bal arısına olan ilhamı anlatılmış ve bu kelime sûreye ad olarak verilmiştir. 95-97, 110, 126-128. âyetleri Medenî’dir.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
1. Allah’ın (kıyamet ve azapla ilgili)[1] emri geldi; artık onu çabuklaştırmak istemeyin. O, (müşriklerin) eş tuttukları şeylerden münezzeh (tamamen uzak) ve yücedir.
2. (Allah,) kullarından dilediğine melekleri, emri (demek olan) vahiyle[2] indirir; “(insanları) uyarın, şüphesiz benden başka ilâh yoktur; emirlerime uygun yaşayın/karşı gelmekten sakının” diye.
3. Gökleri ve yeri hak (bir nizam) ile O yarattı. O, onların ortak koştuklarından yücedir.
4. O, insanı meni(deki sperma)dan yarattı. (Böyle iken) bir de görürsün ki o, (büyüyüp yetişince Allah hakkında) apaçık tartışan bir düşmandır. [krş. 36/77]
(Yaratılma oluşumunu iyice düşünen, aklını nefsânî ve şeytânî hislerin güdümünden kurtaran insan, yaratan Rabbine saygı duyar ve emirlerine uyar. Çünkü “kendini (yaratılışını ve gayesini) bilen, Rabbini bilir” ifadesiyle Allah’a karşı başkaldırı aptallığında bulunamaz.)
5. (Büyük ve küçük baş) hayvanları da yarattı, onlarda sizin için ısıtacak (ve koruyacak) şeyler ve birçok menfaatler vardır. Onlar(ın etinden ve yağın)dan da yersiniz.
6. (Onları) akşamleyin getirdiğiniz, sabahleyin meraya/otlamaya saldığınız zaman onlarda sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır.
7. (O hayvanlardan bazısı) ağırlıklarınızı yüklenip sizin ancak (binbir türlü) zahmetle (veya yarı canınızı tüketerek) varacağınız bir memlekete taşırlar. Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. [bk. 23/21-22; 40/79-81; 43/12-14]
8. Atları, katırları ve merkepleri, hem kendilerine binmeniz için hem de süs (hayvanı) olarak (yarattı). O, sizin henüz bilemeyeceğiniz nice (binecek) şeyleri de yaratır. [bk. 16/80-81]
9. Yolun doğrusunu bildirmek Allah’a aittir. Ondan sapan (eğri yol)lar da vardır. O dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.
(Fakat imtihan için doğru yolu seçip onda gitmeyi veya sapmayı bizim tercihimize bıraktı.)
10. Gökten sizin için su indiren O’dur. İçilecekler bundandır. İçinde (hayvanları) otlattığınız bitkiler de bundandır. [bk. 15/22; 39/21; 56/68-70]
11. (Allah) size onunla; ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her meyveden bitiriyor. Şüphesiz bunda düşünen kimseler için elbette (bir ibret ve Allah’ın kudretine) deliller vardır. [bk. 6/99; 7/57; 27/60]
12. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı hizmetinize/istifadenize verdi. Yıldızlar da O’nun emriyle boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bun(ların her birin)de aklını kullanan bir toplum için deliller/ibretler vardır.
(Elbette düşünemeyenler ve nankörlük edenler bunlardaki delil ve ibretleri görmezler. Kendisinde düşünce yeteneği olan insanlar düşünür. Önce varlığının farkında olur; kendisini insan olarak bilir. Böyle olunca da zorunlu olarak Rabbini bilir ve Rabbi ile kendisi arasındaki bağı/alâkayı düşünür. Artık sorumluluk yüklenmeye ve gereğini yerine getirmeye başlar.)
13. Yeryüzünde yarattığı rengârenk şeyleri de sizin istifadenize vermiştir. Bunda öğüt alan kimseler için elbette bir ibret (alacağı dersler) vardır.
14. Kendisinden taze et (balık)[3] yemeniz ve ondan (inci, mercan gibi) giyineceğiniz (takınacağınız) bir ziynet çıkarmanız için denizi istifadenize sunan da O’dur. Gemilerin de denizde (suları) yara yara akıp gittiğini görürsün. Bu da, (Allah’ın) lütfundan (nasip) arayasınız ve (O’na) şükredesiniz diyedir.
15-16. Yeryüzü sizi sarsmasın diye (Allah) yeryüzünde sağlam/sabit dağları, yolunuzubulasınız diye de ırmakları, yolları ve nice alametleri[4] (yaratıp) bıraktı (ki bunlar) ve yıldızlarla (insanlar) doğru yolu bulurlar. [bk. 21/31; 79/32]
17. Hiç yaratan (Allah), yaratmayan gibi midir? Hâlâ (aklınızı kullanıp) ibret almayacak mısınız?
18. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışsanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
(Madem ki Rabbimizin nimetlerini asla sayamayız, öyleyse akl-ı selîm sahibi bir insan olmanın gereği olarak, O’nun nimetlerine karşı nankörlük yapıp da küfür ve isyana sapmak değil, bilakis ibadet ve emirlerini hayatımıza hâkim kılarak O’nu tanıdığımızı göstermek ve şükrünü yerine getirmek lazımdır.) [bk. 14/7]
19. Allah, gizlediğiniz şeyleri de açıkladığınız şeyleri de bilir.
20. (O müşriklerin) Allah’tan başka yalvarıp taptıkları ise hiçbir şey yaratamazlar. Zaten kendileri yaratılmaktadırlar.
21. (Onlar) diri değil, ölüdürler. (Bundan dolayı bu heykel putlar, gerek kendilerinin, gerek kendilerine seremoni yapan/tapınanların) ne zaman dirileceklerini de bilmezler.
(Âyet-i kerîmede, hem putlara hem de onlara bağlanıp tapınanlara bir alay ifadesi vardır. Ey müşrikler! Aklınızın basitliğinden/ilkelliğinden mi yoksa Allah’ı ve O’ndan gelenleri gündemde tutmama inadınızdan mı onlara bağlanıyorsunuz? İslâm öncesi Arap müşrikleri, putlarının önüne gider dilek ve şikayetlerini dile getirirlerdi. Hatta uzak bir yerden/yoldan gelenler önce putlarını ziyaret eder, sonra evlerine/işlerine giderlerdi.)
22. İlâhınız tek bir ilâhtır. Fakat âhirete inanmayanların kalpleri bu gerçeği inkâr eder. Onlar, büyüklük taslayanlardır.[5] [bk. 38/5; 39/45]
23. Şüphe yok ki Allah, (onların) gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir (ve görür). O, büyüklük taslayanları (asla) sevmez.
24. Onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman: “Evvelkilerin masallarını!” derler. [bk. 25/5-9]
25. (Böyle söylemeleri ve günahlara rehberlik etmeleri) kıyamet gününde, hem kendi günahlarını tam olarak hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından (bir kısmını) da yüklenip taşımaları içindir. Bir bakın hele, yüklendikleri şey ne kötüdür!
(Bu iki âyet-i kerîmede görüldüğü gibi, Allah’ın indirdiğini beğenmeyip kendi benlikleri/hevâ ve hevesleri doğrultusunda batıl yolu tercih eden ve diğer insanları da bu yola götürmede önderlik edenler ve onların peşinden gidenler, işlenen günahlarda ortaktırlar.) [krş. 2/165-167]
26. Onlardan (yani müşriklerden) öncekiler de (peygamberlerine) hile (ve tuzak) kurmuşlardı da Allah(’ın azabı), onların binalarını temellerinden (yıkmak için) gelmiş, (rüzgar ve zelzele ile) üstlerindeki tavan başlarına çökmüştü. Bu azap onlara fark etmedikleri yerden gelmişti.
27. Sonra kıyamet günü (Allah) onları rezil edecek ve: “Hani (benim yerime kendisine bağlanıp da) onlar namına (İslâm’ın emirlerine göre yaşamak isteyen mü’minlere) düşman olduğunuz ortaklarım nerede?” diye soracak. (Kendilerine) ilim verilen (mü’min)ler de: “Elbette bugün rezillik ve kötülük, küfre/inkâra sapanlar üzerinedir.” diyecek(ler).
(Müşrikler kendileri gibi, putlara ve putlaştırdıklarına saygı duymayan, tâğûtlarla uzlaşmayan, fakat Allah’ın indirdiği ilkelere göre yaşamak isteyen mü’minlere düşman kesiliyorlardı.) [bk. 4/44]
28. (Ama, Allah’ın emirlerini hiçe sayıp küfür ve şirk yoluna saparak) kendilerine zulmederlerken meleklerin canlarını alacağı kimseler (ölüm anında): “Biz hiç fenalık yapmazdık.” (küfre ve şirke sapmazdık)[6] diyerek teslim olur (merhamet umar)lar. Hayır! Şüphesiz ki Allah, yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla bilendir. [krş. 4/97-98]
29. O halde içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. (İman ve İslâm’a karşı) büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
30. Allah’a saygılı olup emrine uygun yaşayanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildi. Onlar da: “Hayır/iyilik (indirdi).” dediler. Bu dünyada güzel davrananlara güzellik (çok iyi mükâfatlar) vardır. (Onlar için) âhiret yurdu elbette daha hayırlıdır. (Günahlardan) sakınan/Allah’ın emrine uygun yaşayanların yurdu hakikaten ne güzeldir!
31. (O güzel yurt,) Adn cennetleridir ki o kimseler oraya girecekler. Onun alt tarafından ırmaklar akar, onlar için orada istedikleri (her) şey vardır. Allah, takvâya eren (ihlasla emrine uygun yaşayan)ları böyle mükâfatlandırır. [bk. 41/30-32; 43/71]
32. Bunlar, meleklerin iyi ve hoş olarak canlarını alacakları kimselerdir. (Melekler onlara:) “Size selam olsun, yaptıklarınızdan dolayı girin cennete!” derler. [bk. 41/30-33]
33. (O inkârcılar) kendilerine, ancak meleklerin gelmesini veya Rabbinin (azap) emrinin gelmesini mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yaptı. Allah onlara zulmetmedi, fakat (inkârlarıyla) onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
34. Nihayet yaptıkları kötülükleri (ve Allah’a/emirlerine başkaldırıları) onları çarptı ve kendisiyle alay edip durdukları şey(in azabı) kendilerini kuşattı. [bk. 52/14]
35. Müşrik olan (Allah yerine başka şeylere bağlanan/tapan)lar: “Eğer Allah dileseydi, biz de babalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve O’nun (emri) dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.” dediler. Kendilerinden öncekiler de böyle yaptı. (Kendi suçlarını Allah’a yüklemek istediler.) Peygamberlerin üzerine apaçık bir tebliğden başka (bir şey) düşer mi?
36. Andolsun ki biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve (Allah’ın emirlerini yapmaktan meneden ve hevâsına göre dine ait hüküm koyup tanrılık taslayan) tâğûttan kaçının.” diye tebliğde bulunan bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah (niyet ve gayretine göre) hidayet etti, kiminin hakkında da (kötü niyet ve amellerine göre) sapıklık (sıfatı) kesinlik kazandı. İşte, gezin dolaşın yeryüzünde de (peygamberleri) yalanlayanların sonu nasıl oldu bakın! [Tâğût için bk. 2/256-257 ve 4/60, 76; 96/6-7 açıklamaları]
(Âyet-i kerîmede geçtiği üzere bütün peygamberler, insanları Allah’a kul olmaya çağırmak ve tâğûtlardan sakındırmak için gönderilmiştir. Çünkü tâğûtlar, kendilerini Rab yerine koyarak Allah’ın dinine karşılık, kendileri kural ve yaptırımlar koymuşlar ve insanları Allah’ın emirlerini yapmaktan alıkoymuşlar ve yasaklamışlardır. Hatta onları zorunlu olarak kendi din, fikir ve sistemlerine bağlamaya çalışmışlar, reddedenlere hasım kesilmiş ve hor görmüşlerdir; en tehlikeli durum da budur (bk. 2/256; 79/24). Sahabe-i kirâm’ın çocuklarına ilk öğrettiği kelimelerden biri, “Âmentü billâh ve kefertü bi’t-tâğût” (Allah’a iman ettim, tâğûtu red ve inkâr ettim) sözüdür.)[7]
37. (Ey Muhammed!) Sen onların doğru yolda olmaları için ne kadar çırpınsan da şüphe yok ki Allah, (kötü niyet ve amellerinden dolayı) sapıklıkta bırakacağı kimseleri doğru yola iletmez.[8] Onların bir yardımcıları da yoktur.
38-39. Onlar: “Ölen kimseyi Allah diriltmez.” diye var güçleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır! (Âhiret için diriltecektir. Bu,) O’nun kendisinin üzerine (aldığı) gerçek/kesin bir vaadidir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Allah, dirilme) hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklamak ve inkâr edenlerin de, kendilerinin hakikaten yalancı olduklarını bilmeleri için (diriltecektir.)
40. Biz bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman, sözümüz sadece: “Ol” demektir ve (o da) derhal oluverir. [krş. 31/28; 36/82; 54/50]
41. (Kendilerine) zulmedildikten sonra Allah’ın dini uğrunda göç edenler var ya, dünyada onları elbette bir yere güzelce yerleştireceğiz. Âhiret mükâfatı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı.
42. Onlar (eziyetlere) sabredenler ve Rablerine güvenip dayananlardır.
43. (Ey Resûlüm!) Senden önce de, ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri (peygamber olarak) gönderdik. Bilmiyorsanız zikir ehline (Allah’tan korkan, bilgisi ve yaşantısı ile güvenilir kimselere) sorun.[9] [krş. 21/7]
44. (O peygamberleri) apaçık deliller ve kitaplarla (göndermiştik). Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki kendileri için insanlara indirilen şeyi bildirip açıklayasın. Olur ki iyice düşünürler.[10]
45. Kötü işler için hile düzenleyenler, Allah’ın kendilerini yere batırması veya düşünemedikleri bir yerden kendilerine azabın gelmesi hususunda emin mi oldular? [bk. 67/1617]
46. Yahut dönüp dolaşırlarken (azabın) kendilerini yakalamasına karşı (emin mi oldular)? Onlar, (buna engel olup Allah’ı) aciz bırakacak değillerdir.
47. Yahut (Allah’ın) azar azar eksiltmek suretiyle kendilerini almayacağından da emin mi oldular? Şüphesiz ki Rabbiniz çok şefkatlidir, çok merhametlidir. [krş. 7/4, 99-100]
48. Onlar, Allah’ın yarattığından herhangi bir şeyi görmediler mi ki onun gölgeleri (bile ilâhî kanuna) boyun eğerek Allah’a secde halinde sağda ve solda yer değiştirir(ler).
49. Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler, yalnız Allah’a secde eder(ler) ve onlar asla büyüklenmezler.[11]
50. Onlar, kendilerinden (sonsuz) üstün olan Rablerinden (ve azabından) korkarlar ve kendilerine emredilen şeyleri yaparlar.
51. Allah: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir tek ilâhtır. Yalnız benden korkun (bana kulluk edin)!” buyurdu.
(Hayata hükümran olan yalnız Allah’tır. O’nun emirlerinin önüne geçme, onları geçersiz kılma ve onların yapılmasına engel olma da sesli veya sessiz kendini ilâh yerine koyma olup bu hususta onlara gönüllü itaatte de onları ikinci, üçüncü ilâh/Rab edinme vardır ki bu durumda bütün hayat düzeni bozulur. Başka Rab edinenlere de Allah cenneti haram kılmıştır.) [bk. 5/72]
52. Göklerde ve yerde olan şeyler ancak O’nundur. Din de, daima ancak O’nun (olup itaat de ancak O’na)dır. Öyle iken siz Allah’tan başkasından mı korkuyor (da O’nun emirlerine uygun yaşamıyor)sunuz?
(Yüce Allah zâtında, sıfatlarında bir olduğu gibi, mülkünde, dinin sahibi olmasında, hüküm ve hâkimiyetinde de birdir. İslâm’a göre bütün emirler Allah’ın emrine uygunluğu dâhilinde geçerlidir. Kulluk, ancak Allah’ın emirlerine itaatle gerçekleşir.)
53. Üstelik, sizde nimet namına ne varsa hepsi Allah’ındır. Yine, size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na sığınırsınız. [bk. 17/67]
54. Sonra sizden o sıkıntıyı aç(ıp kaldır)dığı zaman, içinizden bir kısmı Rablerine ortak koşarlar (putlara, tâğûtlara bağlılık gösterirler).
55. (Böyle yapmaları) kendilerine verdiğimiz (nimetler)e nankörlük etmelerinden dolayıdır. Öyleyse (dünyada şimdilik) eğlenedurun, yakında (başınıza ne geleceğini) bileceksiniz!
56. Onlar kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (veya bütçelerinden) hiçbir şey bilmeyen (tapınıp bağlandıkları put/heykel)ler için pay ayırırlar. Allah’a Andolsun ki uydurup durduğunuz şeylerden dolayı kesinlikle hesaba çekileceksiniz. [krş. 6/136]
57. O (müşrikler), kızların Allah’a ait olduğunu iddia ediyorlar. Hâşâ! O bundan münezzehtir (şânı yüce ve bundan uzaktır). Hoşlandıkları (oğlan çocuklarını) ise kendilerine (nispet ediyorlar). [bk. 43/15-18; 53/21-22]
58. Onların birine, kızı olduğu müjdelenince öfkelenmiş olarak yüzü simsiyah kesilir.
59. Kendisinin (kız doğumuyla) müjdelenmesinin, (zannınca) kötülüğünden dolayı toplumdan (utanıp) gizlenir (ve bu durum karşısında ne yapacağını düşünür) aşağılanma (ve utanç) içinde onu (sağ) mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün? Bakın hele! Verdikleri hüküm ne kötüdür![12]
60. Âhirete inanmayanlar için (işte böyle ve daha nice) kötü mesel (sıfat ve örnekler) vardır. En yüksek mesel (sıfat ve örnekler) ise Allah’ındır. O mutlak galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.
61. Allah, insanları zulümlerinden dolayı (hemen) cezalandırsa idi, (yer) üstünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, onlar(ın cezasın)ı takdir edilmiş (belirlenmiş) bir vakte kadar geciktirir. Onların eceli gelince, ne bir saat geri kalırlar ne de ileri geçerler. [krş. 18/58; 35/45]
62. İstemedikleri şeyleri Allah’a ait kılarlar. Üstelik dilleri de en güzel (sonuc)un şüphesiz kendilerinin olduğuna dair yalan söyleyip durur. Hakikatte ise onlar için ateş vardır ve onlar (cehenneme) önde gitmiş (gidecek) olanlardır.
63. (Ey Muhammed!) Allah’a yemin olsun, senden önceki ümmetlere de (peygamberler) gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini süsleyip hoş gösterdi. İşte o, bugün onların (yani inkârcıların) dostudur. Onlar için acıklı bir azap vardır.
64. (Bu) Kitab’ı sana ancak, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi kendilerine açıklaman için, bir de inanan bir kavme doğru yol rehberi ve rahmet olsun diye gönderdik.
(Peygamberimiz, “Bu Allah’ın Kitabı olan Kur’an… iyi ile kötüyü, hak ile batılı ayırt eden bir yol göstericidir. Büyüklük taslayarak onu terk edenin Allah belini kırar. Doğru yolu onun dışında arayan sapıklığa düşer… Bilginler ona doymaz, takvâ sahipleri ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla amel eden sevap kazanır. Onunla hükmeden adaletli davranır, ona sımsıkı sarılan doğru yolu/hidayeti bulur.” buyurmuştur.) [Tirmîzî, “Fedâilu’l-Kur’ân” 14]
65. Allah, gökten yağmur indirdi. Onunla yere (kuruyup) ölümünden sonra hayat verdi. Şüphesiz ki bunda (can kulağıyla) dinleyen kimseler için, elbette bir ibret (ve Allah’ın kudretine bir işaret) vardır.
66. Sizin için sağılan hayvanlarda da bir ibret (ilâhî kudrete bir işaret) vardır. Size onların karınlarındaki fers (midede sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiririz.[13]
67. Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki hem de güzel olan rızık ediniyorsunuz.[14] Aklını kullanan bir toplum için bunda bir ibret vardır. [bk. 2/219; 5/90-91 ve dipnotları]
68. Rabbin bal arısına şöyle vahyetti:[15] “Dağlardan, ağaçlardan ve (halkın sizin için) kurdukları çardaklardan (göz göz) evler edin.
(Âyet-i kerîmede görüldüğü gibi bal arısının bal yapacağı çiçeği bilmesi, bulması, hatta bunun için ta uzaklara gitmesi bir sevk-i tabiî (içgüdü)nün değil, ilâhî sevkin neticesidir. Allah’a inananlar, buna da böyle inanır.)
69. “Sonra meyve (ve çiçek)lerden ye. (Bunun için) Rabbinin (bal yapımı için) kolaylıklar gösterdiği (öğreti) yollarına boyun eğerek gir.” Onların karınlarından rengârenk[16] bir içecek (bal şerbeti) çıkar ki o, insanlar için bir şifa[17] (kaynağı)dır. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir toplum için bir ibret (ve Allah’ın kudretine işaret) vardır.
70. Sizi Allah yarattı, sonra da sizi O öldürecektir. İçinizden kimi de daha önce bazı şeyleri bilirken, sonra (küçük çocuk gibi) bir şey bilmemesi için ömrünün en kötü (düşkün devre)sine götürülür. Allah (her şeyi hakkıyla) bilendir, (her şeye) kâdirdir.[18]
71. Allah rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı. Bol rızık verilenler ellerinin altında bulunanlara kendi rızıklarını (kendileriyle eşit seviyeye çıkacak derecede) vermezler. (Halbuki Allah, onların rızkını kendilerine emanet olarak vermiştir.) Bu böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar? [krş. 70/24-25]
72. Allah, size kendilerinizden eşler verdi; eşlerinizden de size oğullar ve torunlar verdi ve size güzel (ve temiz) şeylerden rızık verdi. Böyle iken onlar yine batıla[19] inanıyorlar da Allah’ın nimetine (karşı) hâlâ nankörlük mü ediyorlar?
73. (O nankörler) Allah’ı bırakıp onlar için göklerden ve yerden hiçbir rızka (hiçbir şeye) sahip olmayan ve buna güçleri de yetmeyen şeylere tapıyorlar. [bk. 16/20-22]
74. Allah’a karşı birtakım benzerler icat etmeyin (birtakım varlıkları yüceltip O’na denk hâle getirmeyin). Çünkü Allah (her şeyi) bilir. Siz ise bilmezsiniz. [bk. 2/165]
75. Allah şöyle bir temsil getirdi: Hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, tarafımızdan kendisini güzel bir rızıkla rızıklandırdığımız, o da bundan gizli ve âşikâr harcayan (hür) bir kimse hiç eşit olur mu? Bütün hamd Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler. [krş. 39/29]
76. Allah şu iki adamı da temsil getirdi: Biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisinin üzerine yüktür; onu nereye gönderse bir hayır(lı netice) getirmez. (Şimdi) bu (zavallı), kendisi doğru bir yol üzerinde olan, adaleti söyleyip uygulayan (çalışkan) kimse ile denk olur mu?
(Rabbimiz bu iki âyet-i kerîmede birkaç yönlü misal vererek insanları uyarıyor. Şöyle ki: Hiçbir şeye sahip ve hiçbir konuda yetkisi olmayan ve başkasının malı olan bir köle, her şeyin mülk ve idaresine sahip hür bir kimse ile eşit olur mu? İşte gafil olanlar, şaşkınlıklarından bu farkı göremezler, her şeyin mülk ve idaresine sahip Allah varken O’nun dışındaki aciz yaratıkları veya putları/putlaştırdıklarını O’nunla denk tutarlar, onlara bağlanıp kulluk ederler, böylece de şirke düşerler. Gerçek mü’minler, bu büyük eşitsizliği bilirler de Allah’tan başkasına kulluk etmezler.) [bk. 1/4; 2/165, 256; 9/31]
77. Göklerin ve yerin gaybı(nı bilmek) Allah’a mahsustur. Kıyamet işi, başka değil, ancak bir göz kırpma gibidir veya daha yakın (daha hızlı)dır. Çünkü Allah her şeye kâdirdir.
78. Allah sizi, hiçbir şey bilmezken annelerinizin karnından çıkarmıştır. Şükredesiniz diye size işitme (duyusu), gözler ve gönüller vermiştir. [krş. 32/9]
79. Onlar göğün boşluğunda ilâhî emir dâhilinde (uçan) kuşları görmediler mi? Onları (havada) tutan ancak Allah’tır. Doğrusu bunda inanan bir toplum için nice ibretler (Allah’ın kudretine işaretler) vardır. [bk. 67/19]
80. Allah, size evlerinizi oturulacak (ve dinlenilecek) bir yer yaptı. Yine sizin için hayvanların derilerinden gerek göç (ve yolculuk) gününüzde gerek ikamet gününüzde hafif gör(üp taşıy)acağınız (çadır gibi) evler; yünlerinden, tüylerinden ve kıllarından bir zamana kadar (kullanacağınız) hem giyimlik ve döşemelik hem de geçimlik (için satılık kumaşlar) verdi.
81. Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda (sığınılacak) barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşınızda koruyacak elbiseler (zırhlar) verdi. Böylece (Allah) size nimetini tamamlıyor ki siz müslüman olup selamet bulasınız. [bk. 16/7-8]
82. Eğer (bu hakikatlere ve bunca nimetlere rağmen) yine de yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen, ancak açıkça bildirmektir.
83. Onlar hem Allah’ın nimetini bilirler (kabul ederler) hem de (O’ndan başkasına tapınmak suretiyle) bunu inkâr ederler. Zaten onların çoğu kâfir/nankör kimselerdir. [bk. 9/31; 16/51-52]
84. O gün (kıyamette) her ümmetten bir (peygamberi kendilerine) şâhit göndereceğiz; sonra o kâfirlere ne (itiraz için) izin verilir ne de özür dilemeleri istenir. [bk. 4/41]
85. O (küfre sapan) zalimler, azabı görünce (yalvarsalar bile) artık onlara ne (azap) hafifletilir ne de kendilerine mühlet verilir.
86-87. ‘Allah’a eş tanıyanlar,’ (dünyada yüceltip taptıkları) ortaklarını görünce: “Ey Rabbimiz! İşte bunlar, senden başka (önüne varıp şikayet ve dileklerimizi bildirerek) yalvar(ıp tapmış ol)duğumuz ortaklarımızdır.” diyecekler. Onlar da bunlara: “Siz elbette yalancılarsınız (siz Allah’ı bırakıp bize değil, aslında kendi arzularınıza taptınız).” diye söz atacaklar. O gün (hepsi) Allah’a teslimiyet arz ederler, nihayet uydurup durdukları (put, tâğût ve benzerleri) de onlardan uzaklaşıp gitmiş olurlar. [bk. 2/166-167; 18/52; 25/17-19;29/25; 46/5-6]
88. Küfre sapıp da (insanları) Allah yolundan alıkoyanlara (böyle) bozgunculuk yapmalarından dolayı, azap üstüne azap artırırız.
89. O gün (kıyamette) her ümmet içinden kendilerine bir (peygamberi) şâhit göndereceğiz. (Resûlüm!) Seni de onların (hepsinin) üzerine şâhit getireceğiz. Biz sana (bu) Kitab’ı, her şey için bir açıklama, bir doğru yol rehberi, bir rahmet ve müslümanlara bir müjde olarak indirdik. [bk. 4/41; 16/84]
90. Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği ve yakınlığı olana (özellikle akrabaya muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder; ahlâksızlığı/hayasızlığı, fenâlığı, zulmü/azgınlığı yasaklar. İyice anlayıp tutasınız diye size (böylece) öğüt verir.[20]
(Âyet-i kerîmedeki “fahşâ” kelimesi; zina, ahlâk dışı davranışlar ve birleşmeler, hayasızlık, açıklık, çıplaklık, çıplak resimler ve bu türden film, tiyatro, dans gibi, haram/günah sayılan bütün fiilleri içine alır. Gerek Allah’ın gerek kulların haklarını çiğneyen her türlü hareket de ‘bağy’ ifadesine dahildir. Yüce Allah’ın bu emri ve nehyi karşısında iyiliğin, güzelliğin ve adaletin, ancak O’nun hükümlerine uygun olarak yerleşmesi; toplumları çürütüp çökerten zulüm, fuhuş ve her türlü kötülüğün ve azgınlığın da yine O’nun hükümlerine uygun olarak kalkması için müslüman, imanının gereği olarak her çareye başvurur. Yoksa iyilik ve adaletin gerçekleşmesi, zulüm ve kötü işlerin kalkması sadece düşünmek ve istemekle olmayacaktır. [bk. 5/44-45, 47 ve dipnotları] İbnü’l-Esîr, “Adalet, hevâ ve hevese meyletmeden, bir şeyin hak ve hukukunu tam olarak yerine getirmektir.”[21] demektedir. Yüce Allah, adaleti herkese karşı farz, aksi olan zulmü de haram kılmıştır. İster kendisi, ister akrabası, ister kızgın olduğu birisi (5/8), isterse kâfir olsun adalet şarttır. Çünkü bütün toplumlar adaletsizlik ve zulümle bozulmuş ve yıkılmıştır.)
91. Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın (huzurunda verdiğiniz) ahdinizi yerine getirin. Yeminleri, Allah’ı kendinize kefil yaparak sağlamlaştırdıktan sonra bozmayın. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı bilir. [bk. 2/224; 5/89]
92. Siz ise bir topluluğun, diğer bir topluluktan (sayı ve malca) daha çok olmasından dolayı (haksızlık yapmak için) yeminlerinizi, aranızda bir hile vasıtası edinerek (iyi amellerinizi bozmayın; böyle yaparak) ipliğini sağlamca eğirip büktükten sonra, onu çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi imtihan etmektedir. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri (Allah) kıyamet gününde elbette size açıklayacaktır.
93. Allah dileseydi sizi(n hepinizi) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini (kötü niyet ve amelleri gereği olarak) sapıklıkta bırakır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir. Ve siz yaptığınız (Allah’ın razı olmadığı bütün) işlerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz. [bk. 10/99; 11/118-119]
94. Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat (için vasıta) edinmeyin. Çünkü (İslâm’da) sağlam yerleşmişken bir ayak (sizin yüzünüzden) kayar da böylece (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymuş olacağınızdan dolayı (hak ettiğiniz) kötülüğü tadarsınız. (Âhirette de) size büyük bir azap vardır.
(Âyette belirtildiği gibi, yeminleri hile ve aldatma vasıtası yapmak, hem vicdanları sarsar, inancın sağlam olmadığını gösterir, hem de başkalarına kötü örnek olduğundan İslâm’a gireceklere mânî olur. Cezası da âyette bildirilmiştir.)
95. Allah’a verdiğiniz sözü, az bir değere (yani dünyalığa) satmayın. Eğer bilirseniz, ancak Allah’ın katında olan sizin için daha hayırlıdır.
96. Sizin yanınızdaki (dünyalıklar) tükenir, Allah’ın katındakiler bâkîdir (tükenmez). Sabredenlere mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeline göre vereceğiz. [krş. 4/40; 29/7; 39/35]
97. Erkek ve kadından kim mü’min olarak sâlih (sevaplı) amel işlerse, elbette onu (dünyada) güzel bir hayatla yaşatırız. Ve (âhirette) onlara mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz.
98. Kur’an’ı oku(mak iste)diğin zaman, o kovulmuş/lanetlenmiş şeytandan Allah’a sığın (“Eûzû billâhi mine’şşeytâni’rracîm” de).
99. Gerçek şu ki inananlara ve Rablerine güvenip dayananlara onun tesir gücü yoktur. [krş. 15/39-40]
100. O (şeyta)nın tesir gücü, ancak (Allah yerine) onu dost edinenlere ve onunla ‘Allah’a ortak koşanlaradır.’
101. Biz, bir âyetin yerini (hükmünü) başka bir âyetle değiştirdiğimiz zaman Allah neyi indireceğini çok iyi bilirken onlar (Peygamber’e): “(Bunları) uyduran ancak sensin.” dediler. Hayır! (Öyle değil), onların çoğu (gerçeği ve nesihteki hikmeti) bilmezler. [bk. 2/106]
102. De ki: “Onu (Kur’an’ı,) Rûhu’l-Kuds (Cebrail), inananları (imanlarında) sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara müjde vermek üzere hak olarak Rabbinin katından indirdi.”
103. Andolsun ki biz, onların (peygamber hakkında): “Ona mutlaka (yabancı) bir insan öğretiyor.” dediklerini biliyoruz. Halbuki sapıp kendisine yöneldikleri o (hıristiyan) kimsenin dili yabancıdır.[22] Bu (Kur’an) ise apaçık Arapça bir dildir.
104. Allah’ın âyetlerine inanmayanları; Allah asla doğru yola iletmez, üstelik onlara acıklı bir azap vardır.
105. Yalanı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte asıl yalancılar onlardır.
106. Kalbi imanla (tevhid ile) huzur bulmuşken, (dinden dönmeye) zorlananın dışında, kim imanından sonra Allah’ı inkâr eder veya (emirlerini kabul etmeyip) gönlünü küfre/kâfirliğe açarsa, Allah’tan onların üzerine (büyük) bir gazap vardır; en büyük azap da onlar içindir.[23]
107. Bu da gerçekte onların, âhirete karşı dünya hayatını tercih edip sevmeleri yüzündendir. Gerçekten Allah, kâfirler toplumunu doğru yola eriştirmez.
108. İşte onlar, Allah’ın (bu sebeple) kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Onlar gafillerin ta kendileridir.
109. Hiç şüphesiz onlar, âhirette ziyana uğrayanların ta kendileridir.
110. Sonra (bil ki) Rabbin, (dinlerinden dönmeleri için) fitneye/eziyete uğratıldıktan sonra (yurtlarından) göç eden, sonra (da Allah yolunda) savaşan ve dayanıp/direnip sabredenlerden yanadır. O(nlardan bazılarını diliyle dinlerinden döndüren fitne)den sonra (imanlarını tazeleyip bu fiilleri yapanlara), Rabbin elbette çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
111. O gün (kıyamette) herkes gelip kendi canı(nı kurtarmak) için uğraşır ve herkese yaptığı(nın karşılığı) tam olarak verilir; onlara asla haksızlık yapılmaz. [krş. 80/34-42]
112. Allah, şöyle bir memleketi misal verdi: O (ülke halkı) güven ve huzur içinde idi. Rızkı da her yerden bol bol kendisine geliyordu. Fakat o (halk) Allah’ın nimetlerine nankörlük etti, Allah da yaptıkları (âsîlik) yüzünden onlara açlık ve korku elbisesini (giydirip acıyı) tattırdı.[24]
113. Andolsun ki onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar zulmedip dururlarken azap da (Bedir hezîmeti ile) onları yakalayıverdi. [krş. 14/28-29; 28/58-59]
114. Artık Allah’ın size helal ve temiz olarak verdiği şeylerden yiyin.[25] Eğer O’na kulluk ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.
115. (Allah) size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen (hayvanlar)ı haram kıldı. Ancak kim de çaresiz kalırsa, saldırmaksızın, (ihtiyaç olan) sınırı aşmaksızın (isteksiz yiyebilir.) Çünkü Allah hakkıyla bağışlayan, merhamet edendir. [krş. 2/173; 6/145]
116. Dillerinizin (birçok şeyi) yalan yanlış nitelendirmesiyle (kendi kafanıza göre): “Bu helaldir, bu haramdır.” demeyin. Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise şüphesiz iflah olmazlar.
(Dinî hükümleri bilmeden veya kendi hevâmız ya da mevki ve şöhret için verilen fetvâlar veya İslâm’a aykırı verilen hükümler de Hz. Peygamber’in ifadesi ile, “Hem sapar, hem de saptırırlar” nitelemesine sebeb olur. Yine Hz. Peygamber buyurur ki: “Muhakkak benden sonra gece karanlığı gibi fitneler ümmeti kaplayacak. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşamlar. Topluluklar dinlerini geçici bir dünya menfaati karşılığında satarlar.”)[26]
117. (Bu uydurdukları yalanla mefaat sağlayanların kazandıkları) az bir faydalanmadır. Onlar için (âhirette) acıklı bir azap vardır.
118. Sana anlattığımız şeyleri daha önce yahudilere de haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. [bk. 4/160; 6/146]
119. Sonra (bil ki) Rabbin, bilmeyerek kötülük işleyip de sonra tevbe eden ve bunun ardından (kendisini) düzelten kimseler için (bağışlayıcıdır). Şüphesiz Rabbin, bundan sonra elbette çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
120. Gerçekten İbrahim; Allah’a itaat eden, O’nu birleyen (ve O’na yönelen) başlı başına bir ümmet (her iyilik ve sorumluluğu kendinde toplayan bir önder) idi. O, müşriklerden de değildi. [krş. 2/135; 11/75]
121. O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) onu (peygamber) seçti ve doğru yola iletti.
122. Biz ona, dünyada bir güzellik verdik.[27] Elbette o, âhirette de iyilerdendir.
123. (Ey Muhammed!) Sonra sana: “(Allah’ı) birleyerek (ve O’na yönelerek) İbrahim’in dinine uy; o hiç müşriklerden olmadı.” diye vahyettik.
124. Cumartesi (tatili), ancak (daha önce ibadetle emrolundukları Cuma’ya itiraz edip)[28] hakkında ayrılığa düşen (yahudi)lere (farz) kılındı. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeylerde, kıyamet günü aralarında elbette hükmedecektir.
125. (Resûlüm! İnsanları) Rabbinin yoluna/dinine hikmetle[29] ve güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel (şekl)iyle (kırmadan, kızdırmadan) mücadele et.[30] Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir. [bk. 17/53; 20/44]
126. (Ey mü’minler!) Eğer (birini) cezalandıracaksanız, size yapılan ezânın benzeri ile cezalandırın. Şâyet sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha iyidir. [bk. 42/40-43]
127. (Resûlüm!) Sabret; senin sabrın da ancak Allah(’ın yardımı) iledir. (Yüz çevirmelerinden dolayı) onlara üzülme, kurdukları tuzak dolayısıyla da (endişelenip) sıkıntıya düşme!
128. Çünkü Allah, saygıyla emirlerine uygun yaşayan/günahlardan sakınan ve iyilik yapanlarla beraberdir.

[1] İbni Kesîr (Sâbûnî), II, 322.
[2] Âyette geçen “ruh” kelimesi burada vahiy manasındadır (Mukâtil, s. 64).
[3] Balığın taze olarak vasıflanması, çabuk bozulup kokacağı için, hemen taze olarak yenmesi dolayısıyladır (Beydâvî).
[4] Pusulaya tesir eden kutuplardaki manyetik alan etkisi de bu alâmetlerdendir. [bk. 2/34]
[5] Âyet-i kerîmede küfür ve inkârın kaynağının büyüklenmek olduğu belirtilmektedir.
[6] Medârik, s. 25.
[7] İbni Ebû Şeybe, I, 348.
[8] Yüce Allah, kulunu hiç saptırmaz. Ancak kulun kendi kötü niyet ve amellerine göre onu içinde bulunduğu sapık hali üzere terkeder. [krş. 13/11]
[9] Bu emirle istidlâl edilmektedir ki mü’minler bilmediklerini, bilenlere sormakla mükelleftir (Beydâvî).
[10] Kur’an’ı anlamak için yalnız akıl yeterli değildir. Çünkü Allahu Teâlâ, insanlara indirdiği Kur’an’ın açıklanmasını istemiş (5/67; 16/44) ve onun için de Resûlü’ne hikmeti (sünneti) öğretmiştir. Resûlullah’ın da, “Biliniz ki Allah bana Kur’an ile beraber onun bir mislini (uygulama ve açıklaması olarak) vahyetmiştir.” buyurması diğer bir delildir. Nitekim yüce Allah’ın razı olduğu ve tamamladığını bildirdiği İslâm, Resûlü’nün açıklama ve uygulamasıyla (hadis ve sünnetiyle) yürürlüğe konulmuştur (Suyûtî, II, 208; Mevdûdî, III, 25-29). [bk. 4/59, 80; 59/7]
[11] Secde kelimesi her ne kadar 49. âyette ise de 50. âyeti okuduktan sonra secde etmek daha uygun görülmüştür. [Secde âyeti konusunda bk. 7/206]
[12] Melek gibi Allah’a nispet ettikleri kızlarından sıkıntı değil sevinç duymaları lazımdı. Oysa, câhiliye devrinde kadınların hiç değeri yoktu. Onlara aşağılık bir varlık ve genellikle zevk aracı olarak bakılıyordu. Böyle bir ortamda gerek hayasız yaşantılarıyla şereflerine leke getireceği, gerekse çeyizlerini yapamayacakları korkusu ile kızlarını daha küçükken diri diri gömüyorlardı. Aynı dönemlerde dünyanın diğer yerlerinde de 18. asra kadar kadın aşağılık bir yaratık olarak görülüyordu. İşte ilk defa İslâm, bu aşağılamayı kaldırdı. Kadını hem şahsiyet, hak ve hukuk sahibi yaparak, hem de hayasız davranış ve giyinişleriyle yabancı erkeklerin zevkine âlet olmaktan kurtararak değerini yüceltti. [bk. 43/15-19]
[13] Karın veya midede sindirilmiş gıdaların yararlı maddeleri bağırsakta kılcal damarlarla emilip kana karışır. Karaciğere giden besin maddelerini içeren kan, orada toksin (zehir) kontrolü yapılıp arındıktan sonra yine kan yoluyla dişinin meme organına gider ve içindeki besin maddeleri meme hücreleri sayesinde süte dönüşür. Âyette olay, sebep ve netice olarak kısaca bildirilmiş, fakat Allah’ın kudreti, konu üzerinde düşünme ve araştırma yolu insanlara bırakılmıştır. [krş. 23/21]
[14] Burada “hem içki hem güzel rızık edinirsiniz” buyurulmakla içkinin haram olmadan önce bile güzel rızık cinsinden olmadığına işaret edilmektedir. Ancak bozulmamış şıra böyle değildir. (Beydâvî).
[15] Bilgi onun iç güdüsüne Allah tarafından yüklendi.
[16] Arının yaşına, cinsine ve bal aldığı çiçek ve meyvelerin tabiatına göre beyaz, sarı, siyah vb. (Beydâvî; Celâleyn).
[17] Âyet-i kerîmede “şifâun” lafzı nekre (belirsiz) geldiğinden “Bal her hastalığa şifadır.” denilmiştir.
[18] Ömrün kötü, düşkün ve bildiklerini unutma, bilirken bilmez olma devresine “erzel-i ömr” denilir. Peygamberimiz (sas.) “erzel-i ömr”den Allah’a sığınmıştır. Hz. İkrime’den gelen bir müjdeye göre, Kur’an okumaya devam eden erzel-i ömr’e düşmez.
[19] İslâm’a aykırı olan bütün şeyler batıldır.
[20] İbni Mes’ûd (ra.), “Kur’an âyetleri içinde, hayrı da şerri de en toplu surette bir araya getiren bu âyettir.” demiştir. Osman b. Maz’ûn’un (ra.) müslüman olmasına bu âyet sebep olmuştur. Bu âyetin hutbelerin sonunda okunması Ömer b. Abdülaziz’in hilâfeti sırasında ve onun talimâtıyla başlamıştır (Beydâvî).
[21] İbnü’l-Esîr, III, 189.
[22] Bu yabancı, Mekke’de Arapça bilmeyen, Rumca konuşan ve adı Bel’am olan bir hıristiyandır ki Ebû Meysere denildiği de olmuştur. [bk. Râzî, XIV, 346]
[23] Kureyş müşrikleri, İslâm’dan dönmeyen Hz. Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi (r.anhâ) iki deve arasına bağlayarak, babası Yâsir’i (ra.) de işkence yaparak şehit etmişlerdi. Hz. Ammâr’ı da kuyuya atmışlardı ki tam boğulacağı sırada Ammâr (ra.) onların telkinlerine rıza gösterip hayatını kurtarmıştı. Bundan dolayı onun hakkında “mürted” diyerek Resûlullah’a haber verdiler. Resûlullah (sas.) onun gözlerinin yaşını sildi ve, “Kalbin nasıl?” dedi. Ammâr (ra.) da, “İmanla dopdolu.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah, “Onlar eziyet ederlerse, kalbin onlara meyletmedikçe yine aynı şeyi söyle ve kurtul.” buyurdu ve gelen bu âyeti okudu. Böylece anne ve babasının yaptığı azîmet, kendisinin yaptığı da ruhsat oldu (İbni Kesîr (Sâbûnî), III, 347; Mehmed Vehbi, VII, 2903).
[24] Mekkeliler, inkârlarından dolayı yedi sene kıtlığa uğramışlardı (Celâleyn). [bk. 14/7]
[25] Kur’an’ın açıkça belirtmediği pis şeyleri Resûlullah (sas.) açıklamıştır.
[26] Muhtâru’l-ehâdîs, 1010.
[27] Bütün din mensupları nezdinde güzel bir şekilde anılma lütfunda bulunduk (Celâleyn).
[28] Beydâvî.
[29] Hakkı açıklayan kesin delillerle, Kur’an ile güzel/vecîz sözle (Beydâvî; Celâleyn).
[30] Burada üç tip insana işaret edilmekte ve her bir kısma anlayacağı dilden güzel konuşma yapılması gerektiği vurgulanmaktadır: Âlimlere hikmet ile, orta tabakaya güzel öğüt ile, inatçı ve aşağı tabakaya da güzel bir şekilde mücadele ile (Beydâvî).

0 yorum:

Yorum Gönder